

KUYTU VE HAYTA
“homunculus” nedeniyle ramazan parladar’a
böyle de geçebilirdi zaman, ağır ve çökerek
siz kendinize kuytu ve derinlik aradınız durmadan
böyle de bilinebilirdi kuyu, evet, sığ ve hayta
içimdeydiniz, elinizde arsız zamanlarınız için zımpara
şöyle de olabilir; işte o fotoğraflardaki gülümsemeniz
işte, evet, kendini okşayan öyle, saltanat da sizin
hayatınıza renk katan o güzellikler adına:
borsa, alışveriş, birbirine sürtünen avuçiçleriniz
her şey kendiyle ve sahtesiyle yer değiştirebilir
kırılgan çember, öfkeli üçgen sizin içindir
bağırdığınızda bir kuyuya ses ve suret sizindir
objektife sırıtan bakışlarla erkek ve dişi
ağır hava, koyu masa, ince ince kesilen sayfa
duman da parlar elbet, uysal ırmakta varolur sesim
kaygan ve sepyayım yanınızda, kuytu ve hayta
hep bir makasla kesin beni fotoğraflarda
zaman da soylu karanlık da sizindir, kullanabilirsiniz
ben şuralarda bir yerlerdeyim, girdabın kıvrımında
arayıp duruyorken, ayağınıza dolanan kuytuyum ben
“kafamdaki şu boğayı ağlatınız lütfen”
(Kumaş, yeniyazı yayınları, 1. Baskı, İstanbul Ağustos 2010)

Seyhan Erözçelik: “Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım Benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa Ben yokum.”
Yakın zamanda geçirdiğiniz bir rahatsızlık vardı; öncelikle geçmiş olsun diyelim.
Hayatım, zaten rahatsızlık üzerine kurulu. Ben hiçbir şeyi beğenmem. Yazdıklarım dahil. Rahatsızlığım da geçmedi, geçmez.
Vâridik, yoğidik.,öyle sanıyorum ki Yağmur Taşı ile birlikte Seyhan Erözçelik şiirinde yeni bir durak. Önceki kitaplarınızdaki kimi şiirlerde bu iki kitaptaki şiirlerin küçük işaretlerini bulmak da mümkün; ama özellikle izlek olarak yepyeni bir Erözçelik şiiri diyebilir miyiz bu iki toplam için?
Of. Beş kişi değilim. Aynı insan, bilinir, bilinmez. Görülür, görülmez. Dile vurgunum, yangınım, belki odur. Yağmur Taşı, bizim Türklerin bir şeysi, onlar bilirler, öyle, seviyorlar işte. Ben o kitabı durup dururken yazmadım. Askerlikte taşı kıçlarına da sürerler. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey işitmedim, duymadım. Benim bildiğim kadarıyla. Taharet, taşla nasıl yapılır yahu... Göç ediyorlar, kurutuyorlar, çekirge gibiler. Özür dilerim, göç ediyoruz, kurutuyoruz, çekirge gibiyiz...
Kitapta belirli aralıklarla “amtı” (şimdi) sözcüğünü kullanıyorsunuz. Hem Türkçenin hem de Türk mitolojisinin çeşitli evre ve coğrafyalarında gezinirken bu sözcüğü sürekli yinelemeniz çok ilgi çekici geldi bana. Üstelik kitapta, bir yerde “zaman durur amtı” diyorsunuz. Sizin önceki şiirlerinizle gelenek arasında doğrudan bir ilişki kurmak zorken; bu kitapla geleneğe eklemlenmekten de öte, deyim yerindeyse ‘geleneğe katışma’, adını iyice gerilere çekip zamansız bir şaman olma isteği ya da iradesi seziliyor, yanılıyor muyum?
“Amtı”, “am”dan gelir. Hayatın ta kendisi. “Şimdi” de, “amtı”dan gelir. Amtı, bana göre, şu anda var olan. Belki felsefeyle ilgili. Bilemiyorum. Felsefeden pek çakmam ama, düşüncem budur. Hoyrat bir çiçektir zaten felsefe. Bir şiirimde böyle yazmıştım. (Felsefe hocası olan bir arkadaşım çok sever bu dizeyi. “Zaten” yok. Kulakları çınlasın: Ferda Keskin.) Velhasıl, benim diğer arkadaşlarım, şair arkadaşlarım gibi, öyle romantik arzularım yok. Ben şiir okumuşum, okuduklarıma bakmışım. Ben nasıl yaparım acaba, diye kendime sormuşum. Yoksa, dünyayı kurtaracağını düşünen sürüsüne bereket ve yaşları eşşek kadar şairler var. Aile boyu şairler var. Ya kardeşim, yazmayıver... Benim kızım şiir mi yazıyor? Abim şiir mi yazıyor? Hüseyin Ferhad, misal, uslu uslu kendi şiirini yazıyor. Herhangi bir polemikte var mı? Yok! İşte, ben de kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Yeni biriyle tanıştığımda hiçbir zaman ben şairim demedim. Önce şiirini yaz. Gerisi gelir. İnsanların önce kendi dillerini bilmesi gerekiyor. Emirgân götçübaşı. Emir gûne. Koskoca bir semt. Orda oturuyorum. Kimse, niye bu, bu nedir, diye sormuyor. Köy adlarını değiştiriyorlar. İyi, hadi İstanbul’u değiştir. İstanbul, Rumca -Elence demedim Rumca-, “şehre gidiyorum,” demektir. Kavafis de İstanbul’u şöyle anar, tek kelime: Poli. Şehir. Buyur. Ankara’yı değiştir. Bartın’ı değiştir. Poseydon’un kızı. Hadi buyur. Petka yer mi? Ben bunları sora sora geldim. Hâlâ da soruyorum. Niye kimse Ece Ayhan’ın mülkiye eğitimi aldığı için sert olduğunu sormuyor? İktidara karşı olan birinin, iktidara aday olduğunu sormuyor? Hah, işte burada çizgi kırıldı: İlhan Berk, emekli olmadan önce, Ziraat Bankası günlerinde, odaya biri girdiğinde, kalkıp ceketinin düğmelerini ilikliyor. Cemal Süreya, Darphane Müdürü’yken, bir Bakan’a, “Siz gelmeden önce burası temizdi.” diyor. Zaza’dır kendisi, Türkçe yazıyor, yazdı. Niye? Turgut Uyar şairler üzerine yazıyor, ismi faşiste çıkıyor. Niye? Ben bu ülkede, Turgut Uyar’a faşist diyenleri bile gördüm. Artık tahammülüm yok. İşaret parmağımla ezerim.
Vâridik, yoğidik.’i bence çok farklı kılan yönlerden biri dille, özellikle eski Türkçeyle, kurduğu sıcak bağ. (Yağmur Taşı’nda da Türkçenin coğrafyasını genişletmiştiniz). Türkçenin erken dönemlerine ilgi duyan, dahası bu büyük denizden inciler çıkaran pek kimse yoktur. Türk şiirinde Türkçe ne kadardır, ne kadar seviyor Türk şairi dilini ve ne anlıyor ondan?
Bir. Bilmiyor. Bilmesi gerekir mi? Onu da ben bilmiyorum. Türkçe, dünyanın en güzel dillerinden biri. Diğer yandan, bizim düşünce biçimimizi etkiliyor. Yoğurt iyidir, kötüdür. Satılır, satın alınır, başka. Manda yoğurdu başka ya da keçi yoğurdu başka. Oysaki, bilinenlerin aksine, Webster bile öyle yazar, yoğurt Türkçedir, diye. Hayır, Türkçe değildir, Moğolcadır. İşte, ben Türkçeyi yoğurda benzetiyorum. İçine istediğin şeyi koyabilirsin. Reçel koy, bal koy, acı biber salçası koy, sarımsak koy, hıyar koy. Sonuç? Yoğurt, yine yoğurt. (Moğolca. Ayrıca, Moğollar, hiç de öyle kardeşimiz filan değillerdir.) Türkçenin gücü, bir tür “lingua franca” olmasından geliyor. Nereden bakarsan bak, sonuç ticaret. Ticaret dili. Öğrenmek zorundalar. Yoksa Codex Cumanicus niye yazılsın. (Bu arada, o koca kitap, niye Vatikan’dadır, niye getirilemez, ondan da geçtim, hâlâ niye Türkçede, tıpkıbasımı bile yoktur. Hadi devlet uyuyor. Koç Holding uyuyor mu?) Ben, Yağmur Taşı’nı Sencer Hoca’ya (Divitçioğlu) göndermiştim. Okusun, diye. O, önce, ben şiirden anlamam Seyhan’cım, demiş idi. Sonra beş sayfa mektup yazdı bana. El yazısıyla. Demek ki, anlamış. Gül, bülbül, bunlar bana uzak. Ben dilimle gidiyorum. Belki de dilin belini getirmeye çalışıyorum. Anlayan anlar, anlamayan anlamaz.
Bugün eski Türk şiiri akademik çevrelerde ve sadece dil malzemesi olarak işleniyor; halbuki Homer’den Ovidius’a, Sappho’ya; eski Mısır şiirinden Vedalar’a kadar çevrilmemiş, okunmamış, etkilenilmemiş metin yok; siz ise V. B. Bayrıl’la yaptığınız bir söyleşide Aprın Çor Tigin’in ders kitaplarında niçin olmadığını sorguluyorsunuz. Acaba Vâridik, yoğidik. gibi bir kitaptan bir ders çıkarmalı mı Türk şiir ortamı?
Kendime pay çıkarmak istemem. Ama Aprın Çor Tigin benim için çok önemli. Faşistlere de bırakmam. Zaten anlamazlar. Kafa basmaz. Aprın Çor Tigin Türkçenin bilinen ilk şairi. Ders kitaplarında yok. Niye? Ben biliyorum niye olmadığını. Başka bilen varsa söylesin. Bunu ders kitaplarına hiçbir siyasi zihniyet koyamaz. Çünkü şiir, bir pedofili vakasını anlatır. Türkiye’de de, pedofili vakası çoktur.
Aynı durum mitoloji konusunda da geçerli; çünkü bunu da masaya koyuyor bu kitap. Türk mitolojisinin kaba milliyetçi bir bakışın ötesinde yeniden okunması ve sonucunda da Türk şiiri için bir imkân oluşturmaya başlaması açısından da bir işlev göreceğini umuyorum Vâridik, yoğidik.’in. Yıllar önce Necatigil usta, şairlerin dikkatini evliya menkıbelerine çekmişti. Bu öneri ne kadar dikkate alındı, tartışılır; ama sizin kitabınızı da benzer bir öneri olarak görüyorum ben, ne dersiniz?
Ben dilime âşığım. Önce bu, biline. Bir de ben sözlük okurum. Roman okur gibi. Webster’ın ilk baskısıyla, son baskısını yan yana koymak, inanılmaz keyiflidir. Diğer yandan da, öyle hemen şair olunmaz. Eshab-ı kehf’i bilmeyen şair olabilir mi? Yunus’un hangi şiirinin Yunus’a ait olup olmadığını sorgulamayan birisi şair olabilir mi? Ben hep bunları sordum kendime. Dikkatli bir okur olduğumu biliyorum, Hilmi Yavuz’dan öğrendim, herhangi birisine pattadanak tuhaf bir soru sorabilirim. Türkçede ilk soneyi kim yazdı, gibi. Dünyada ilk soneyi kim yazdı, gibi. Sen Kürt’sün, hep Kürtlüğe vurgu yapıyorsun, o zaman niye Türkçe yazıyorsun, gibi. (Rahmetli Cemal Süreya. Sen ki Zaza’sın. Türkçenin ustasısın. Rahmetli William Butler Yeats. Sen farklı mısın...) Velhasıl, aruzu bilir misin, gibi. Sinema sever misin, gibi. Türkçe, ehil olmayan insanların elinde türlü şekiller aldı, alıyor. Belki benim dilim de bozuk. Bunu “Bakı şeherine” gittiğimde anlamıştım. Taşkent’e gittiğimde başka şeyleri de anladım. Hele hele Almatı’ya gittiğimde, biraz düşünmem gerektiğini anladım. Türkçenin, Türk dillerinin, diğer dillerden farkı var, ortada. Çünkü mantığı farklı. Hep bunu anlatmaya çalıştım ben. Türkçenin mantığı farklı ve bizim düşüncemiz de farklı. Sözgelimi, ne kadar düşman olurlarsa olsunlar, bir Arap’la bir Yahudi’nin mantıkları aynıdır. Bizim ayrıdır. Gerektiğinde Musevi olmamız gibi (Hazar ve Karay Türkleri). Eh, yeter.
Söyleşinin başında son iki kitabınızı içerik yönüyle diğer kitaplarınızdan farklı bir yerde gördüğümü belirtmiştim. Öte taraftan biçimsel özellikleri bakımından diğer kitaplarınızdan çok da kopuk değil. Siz ilk kitabınızdan itibaren deneyci bir şair olarak göründünüz. Kısa dize yapısı, sözcük vurgulu bir söyleyiş, çok zaman seslerle oynamaya varan bir dil işçiliği… Bu son kitaplarda Türkçenin bozkırına açılmanızın bir sebebi de biçimsel arayışlarınız olabilir mi?
Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa ben yokum. (Her şeyim dedim, nasıl vurguladığıma bağlı, “ben her şeyim” anlamı da çıkar, bundan.)
‘Amtı’ farklı bir soru sormak istiyorum. Bir zamanlar Necatigil’e, Attilâ İlhan’a, Mehmet Taner’e ödül veren TDK’nın şimdiki haliyle sizin kitaplarınızı görme ihtimali var mı? Gördü de biz mi duymadık yoksa?
TDK’nın güzel bir binası vardı. Ankara’da. Durur mu acaba. İçine hiç girmedim ama. Neye şimdi on iki eylül paşalarını anlatayım. “Our boys”, Türkçeye bizim oğlanlar diye çevrilir. Benim Allah’tan başka kimseden korkum yok. Ben bu ülkede, işkenceyi tuhaf bir şekilde savunan purolu, Kanada Büyükelçiliği yapmış, ama iktidara gelememiş insanları gördüm. Gencecik yaşımda. O mu Türkçü, Türkçeyi seviyor, ben mi? Benim babam Çeçen. Türkçe yazıyorum. İsmi lazım değil, bir hanım kızımıza şunu sormuştum: Aruz biliyor musun, aruzla yazdın mı? Kürt şairi ve kadın olarak geziyor ortalarda. E, aruz yazan Kürtler de var. Buyur. Hadi yaz. Ayrıca niye Türkçe yazıyorsun. Benim şiirlerimde Çeçen sözcüğü bir sefer geçer. Çeçenlere yapılan kötülüğün, karşısında, ben insan olarak varım. Çeçen olarak değil.
Amtı, am’dan geliyor. Korkmayalım. Amdan korkulmaz. Korkulmasın. Ordan çıktık.
Vâridik, yoğidik.’in sonunda bir yerde “Dilimi,Yunus’umdan aldım.” deyip “az söz, öz söz” diye ekliyorsunuz. İki binlerden itibaren yazan şairlerde dikkat çekici bir yön var: Çok şey söylüyorlar. Dizelerin de söylediklerinin de boyu oldukça uzun. ‘Çet’ odalarında keşişlik yapıp şiirin başına oturmuşlar gibi bir duygu yaratıyor bende. Sanıyorum küçük İskender ve İzzet Yasar ekseninde gidip gelen bir şiir var şu anda. Bugünün şiirinden biraz ayrı düşen bu söz üzerine biraz konuşsak. Nedir söz azaldıkça şiir adına çoğalan?
Önce, İskender de, İzzet de şair. Dilini seven insanlar. Birbirlerini severler mi, hiç bilemem, beni hiç ilgilendirmez. Ben de şairim. Benim şair olmam, belki onları da ilgilendirmiyordur. Hepimiz cırcır böceğiysek, herkesi ilgilendirir. Bıyıklı bir insan, beni rahatsız eder. İnsan (erkek olan) denen şeyin yüzünde kıl vardır, kesersin ya da kesmezsin. Bıyık bıraktığında, iş biraz değişir. Demek ki aynaya bakıp kendine bir rol biçiyorsun. Bu bıyık dudak üstünde olabilir, dudak altında zibidi bıyığı olabilir. Fark etmez. İkisi de aynı. Ruhlarıyla barışık olmayan insanlar derim ben buna. Uzunluğu, kısalığı, hele, ayrı bir durum. Bir de yakışmıyor. Türk’e yakışmaz bıyık.
Son olarak Şiiratı’nı soralım. 2005 Bahar sayısında kaldı. Yeni sayı için çok beklemeyiz umarım.
SE- Şiiratı herkesin. Buyrun, çıkarın. Hazırladığım sayı hazırJ) Bana tahammül edebilecek bir grafiker bul, tamamdır.
Bu güzel söyleşi çok teşekkür ederiz.
Söyleşen: Ramazan Parladar
(Yeniyazı, Temmuz-Ağustos 2009, Sayı.1)


Ramazan Parladar
Geleceğe Dair Anekdotlar
İkinci Anekdot: Sinematografik
İ.C. Akimi’ye
karatabanlı, terliklerinden sızan kanla yaşıyor
arabesk biraz ve kolalı saçlarında
sondan okunan reklamların psikodinamiğini yokluyor
nihayetinde bir hazır sara nöbeti
sermayeden yiyen papazlar cennetinde
taram çengi getirin bana çengi
yedi renk tırnakları olsun sarı, mor, gri…
taram taram terlikleri olsun
elleri saçlarında sonra da
giyinik ya da çok başka giyinerek
ve gözlerinde izler var
dokunarak öğrenmiştir, öyle biliyor
vizigotlar, ostrogotlar, sol ayaklarıyla
üşüyen bir takım terliksi –fen bilgisi
derslerinden biliyorum- homurtulu
yabanarıları bir de
hepsini incile sığdıran keşişin
saçlarında okumuştum
taram
okumuştum
diyor ve sürünerek ardından gittiği
adamdan korkarak arabesk biraz
ve kolalı saçlarında fesleğen gizli
gibi alelade görünerek deliriyor
çam kokulu ormanlar, terliksiler,
terliklerimden sızan kan,
elton john’un son klibi,
hala kibar fahişeler, çenginin yedi renk
boyalı tırnakları…
koro tamam! şimdi bulutları uyandırmaya
geldi sıra, aşağıda, bir sahnede
ve sadece hayvanat bahçesinde
görebileceğiniz kadar kameraların olduğu
bir filme tanık olacaksınız
taram
hem de başrolünü sizin oynadığınız
diyordu son kez saçlarını tarayıp
gittiği kahvehanenin lavanta kokulu tuvaletinde
uzun olsun bu defa siparişler taram
gece uykusuz kaldığım gibi taram
taram taram taram
beni nasıl buldunuz
taram taram
tanımıyor artık terliklerinden sızan kanı
o ben değilim ki
ben sarhoştum ve geminin içindeki
şaraplardan haberim yoktu
bir keşiş geldi
ve bana vizigotları, ostrogotları
sol ayaklarıyla üşüyen bir takım
terliksiyi –fen bilgisi derslerinden biliyormuş-
ve yabanarılarını bir de okudu incilden
deyip uyudu
taram taram taram
ben uyumuyorum
bakın gözlerime göreceksiniz
o zaman ne kadar ürkek olduğumu
o zaman o zaman
okuyabilirsiniz incilin herhangi bir sayfasından
o zaman seçilebilirim, ohh my god!
taram taram
hâlâ uyuyor
sondan okunan reklamların psikodinamiğine
tutunarak en son bir afişte
görmüştüm terliklerinden sızan kanı
ve akrostişti biraz – karamsarlıktan-
aposteriori gidiliyordu caddelerden dükkanlara
(Karayazı, Mart-Nisan 2010, Sayı:10)