9 Kasım 2011 Çarşamba

11 Aralık 2010 Cumartesi


Yavuz Türk


KUYTU VE HAYTA

“homunculus” nedeniyle ramazan parladar’a

böyle de geçebilirdi zaman, ağır ve çökerek

siz kendinize kuytu ve derinlik aradınız durmadan

böyle de bilinebilirdi kuyu, evet, sığ ve hayta

içimdeydiniz, elinizde arsız zamanlarınız için zımpara


şöyle de olabilir; işte o fotoğraflardaki gülümsemeniz

işte, evet, kendini okşayan öyle, saltanat da sizin

hayatınıza renk katan o güzellikler adına:

borsa, alışveriş, birbirine sürtünen avuçiçleriniz


her şey kendiyle ve sahtesiyle yer değiştirebilir

kırılgan çember, öfkeli üçgen sizin içindir

bağırdığınızda bir kuyuya ses ve suret sizindir

objektife sırıtan bakışlarla erkek ve dişi


ağır hava, koyu masa, ince ince kesilen sayfa

duman da parlar elbet, uysal ırmakta varolur sesim

kaygan ve sepyayım yanınızda, kuytu ve hayta

hep bir makasla kesin beni fotoğraflarda


zaman da soylu karanlık da sizindir, kullanabilirsiniz

ben şuralarda bir yerlerdeyim, girdabın kıvrımında

arayıp duruyorken, ayağınıza dolanan kuytuyum ben

“kafamdaki şu boğayı ağlatınız lütfen”

(Kumaş, yeniyazı yayınları, 1. Baskı, İstanbul Ağustos 2010)


19 Kasım 2010 Cuma


Seyhan Erözçelik: “Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım Benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa Ben yokum.”

Yakın zamanda geçirdiğiniz bir rahatsızlık vardı; öncelikle geçmiş olsun diyelim.

Hayatım, zaten rahatsızlık üzerine kurulu. Ben hiçbir şeyi beğenmem. Yazdıklarım dahil. Rahatsızlığım da geçmedi, geçmez.

Vâridik, yoğidik.,öyle sanıyorum ki Yağmur Taşı ile birlikte Seyhan Erözçelik şiirinde yeni bir durak. Önceki kitaplarınızdaki kimi şiirlerde bu iki kitaptaki şiirlerin küçük işaretlerini bulmak da mümkün; ama özellikle izlek olarak yepyeni bir Erözçelik şiiri diyebilir miyiz bu iki toplam için?

Of. Beş kişi değilim. Aynı insan, bilinir, bilinmez. Görülür, görülmez. Dile vurgunum, yangınım, belki odur. Yağmur Taşı, bizim Türklerin bir şeysi, onlar bilirler, öyle, seviyorlar işte. Ben o kitabı durup dururken yazmadım. Askerlikte taşı kıçlarına da sürerler. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey işitmedim, duymadım. Benim bildiğim kadarıyla. Taharet, taşla nasıl yapılır yahu... Göç ediyorlar, kurutuyorlar, çekirge gibiler. Özür dilerim, göç ediyoruz, kurutuyoruz, çekirge gibiyiz...

Kitapta belirli aralıklarla “amtı” (şimdi) sözcüğünü kullanıyorsunuz. Hem Türkçenin hem de Türk mitolojisinin çeşitli evre ve coğrafyalarında gezinirken bu sözcüğü sürekli yinelemeniz çok ilgi çekici geldi bana. Üstelik kitapta, bir yerde “zaman durur amtı” diyorsunuz. Sizin önceki şiirlerinizle gelenek arasında doğrudan bir ilişki kurmak zorken; bu kitapla geleneğe eklemlenmekten de öte, deyim yerindeyse ‘geleneğe katışma’, adını iyice gerilere çekip zamansız bir şaman olma isteği ya da iradesi seziliyor, yanılıyor muyum?

“Amtı”, “am”dan gelir. Hayatın ta kendisi. “Şimdi” de, “amtı”dan gelir. Amtı, bana göre, şu anda var olan. Belki felsefeyle ilgili. Bilemiyorum. Felsefeden pek çakmam ama, düşüncem budur. Hoyrat bir çiçektir zaten felsefe. Bir şiirimde böyle yazmıştım. (Felsefe hocası olan bir arkadaşım çok sever bu dizeyi. “Zaten” yok. Kulakları çınlasın: Ferda Keskin.) Velhasıl, benim diğer arkadaşlarım, şair arkadaşlarım gibi, öyle romantik arzularım yok. Ben şiir okumuşum, okuduklarıma bakmışım. Ben nasıl yaparım acaba, diye kendime sormuşum. Yoksa, dünyayı kurtaracağını düşünen sürüsüne bereket ve yaşları eşşek kadar şairler var. Aile boyu şairler var. Ya kardeşim, yazmayıver... Benim kızım şiir mi yazıyor? Abim şiir mi yazıyor? Hüseyin Ferhad, misal, uslu uslu kendi şiirini yazıyor. Herhangi bir polemikte var mı? Yok! İşte, ben de kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Yeni biriyle tanıştığımda hiçbir zaman ben şairim demedim. Önce şiirini yaz. Gerisi gelir. İnsanların önce kendi dillerini bilmesi gerekiyor. Emirgân götçübaşı. Emir gûne. Koskoca bir semt. Orda oturuyorum. Kimse, niye bu, bu nedir, diye sormuyor. Köy adlarını değiştiriyorlar. İyi, hadi İstanbul’u değiştir. İstanbul, Rumca -Elence demedim Rumca-, “şehre gidiyorum,” demektir. Kavafis de İstanbul’u şöyle anar, tek kelime: Poli. Şehir. Buyur. Ankara’yı değiştir. Bartın’ı değiştir. Poseydon’un kızı. Hadi buyur. Petka yer mi? Ben bunları sora sora geldim. Hâlâ da soruyorum. Niye kimse Ece Ayhan’ın mülkiye eğitimi aldığı için sert olduğunu sormuyor? İktidara karşı olan birinin, iktidara aday olduğunu sormuyor? Hah, işte burada çizgi kırıldı: İlhan Berk, emekli olmadan önce, Ziraat Bankası günlerinde, odaya biri girdiğinde, kalkıp ceketinin düğmelerini ilikliyor. Cemal Süreya, Darphane Müdürü’yken, bir Bakan’a, “Siz gelmeden önce burası temizdi.” diyor. Zaza’dır kendisi, Türkçe yazıyor, yazdı. Niye? Turgut Uyar şairler üzerine yazıyor, ismi faşiste çıkıyor. Niye? Ben bu ülkede, Turgut Uyar’a faşist diyenleri bile gördüm. Artık tahammülüm yok. İşaret parmağımla ezerim.

Vâridik, yoğidik.’i bence çok farklı kılan yönlerden biri dille, özellikle eski Türkçeyle, kurduğu sıcak bağ. (Yağmur Taşı’nda da Türkçenin coğrafyasını genişletmiştiniz). Türkçenin erken dönemlerine ilgi duyan, dahası bu büyük denizden inciler çıkaran pek kimse yoktur. Türk şiirinde Türkçe ne kadardır, ne kadar seviyor Türk şairi dilini ve ne anlıyor ondan?

Bir. Bilmiyor. Bilmesi gerekir mi? Onu da ben bilmiyorum. Türkçe, dünyanın en güzel dillerinden biri. Diğer yandan, bizim düşünce biçimimizi etkiliyor. Yoğurt iyidir, kötüdür. Satılır, satın alınır, başka. Manda yoğurdu başka ya da keçi yoğurdu başka. Oysaki, bilinenlerin aksine, Webster bile öyle yazar, yoğurt Türkçedir, diye. Hayır, Türkçe değildir, Moğolcadır. İşte, ben Türkçeyi yoğurda benzetiyorum. İçine istediğin şeyi koyabilirsin. Reçel koy, bal koy, acı biber salçası koy, sarımsak koy, hıyar koy. Sonuç? Yoğurt, yine yoğurt. (Moğolca. Ayrıca, Moğollar, hiç de öyle kardeşimiz filan değillerdir.) Türkçenin gücü, bir tür “lingua franca” olmasından geliyor. Nereden bakarsan bak, sonuç ticaret. Ticaret dili. Öğrenmek zorundalar. Yoksa Codex Cumanicus niye yazılsın. (Bu arada, o koca kitap, niye Vatikan’dadır, niye getirilemez, ondan da geçtim, hâlâ niye Türkçede, tıpkıbasımı bile yoktur. Hadi devlet uyuyor. Koç Holding uyuyor mu?) Ben, Yağmur Taşı’nı Sencer Hoca’ya (Divitçioğlu) göndermiştim. Okusun, diye. O, önce, ben şiirden anlamam Seyhan’cım, demiş idi. Sonra beş sayfa mektup yazdı bana. El yazısıyla. Demek ki, anlamış. Gül, bülbül, bunlar bana uzak. Ben dilimle gidiyorum. Belki de dilin belini getirmeye çalışıyorum. Anlayan anlar, anlamayan anlamaz.

Bugün eski Türk şiiri akademik çevrelerde ve sadece dil malzemesi olarak işleniyor; halbuki Homer’den Ovidius’a, Sappho’ya; eski Mısır şiirinden Vedalar’a kadar çevrilmemiş, okunmamış, etkilenilmemiş metin yok; siz ise V. B. Bayrıl’la yaptığınız bir söyleşide Aprın Çor Tigin’in ders kitaplarında niçin olmadığını sorguluyorsunuz. Acaba Vâridik, yoğidik. gibi bir kitaptan bir ders çıkarmalı mı Türk şiir ortamı?

Kendime pay çıkarmak istemem. Ama Aprın Çor Tigin benim için çok önemli. Faşistlere de bırakmam. Zaten anlamazlar. Kafa basmaz. Aprın Çor Tigin Türkçenin bilinen ilk şairi. Ders kitaplarında yok. Niye? Ben biliyorum niye olmadığını. Başka bilen varsa söylesin. Bunu ders kitaplarına hiçbir siyasi zihniyet koyamaz. Çünkü şiir, bir pedofili vakasını anlatır. Türkiye’de de, pedofili vakası çoktur.

Aynı durum mitoloji konusunda da geçerli; çünkü bunu da masaya koyuyor bu kitap. Türk mitolojisinin kaba milliyetçi bir bakışın ötesinde yeniden okunması ve sonucunda da Türk şiiri için bir imkân oluşturmaya başlaması açısından da bir işlev göreceğini umuyorum Vâridik, yoğidik.’in. Yıllar önce Necatigil usta, şairlerin dikkatini evliya menkıbelerine çekmişti. Bu öneri ne kadar dikkate alındı, tartışılır; ama sizin kitabınızı da benzer bir öneri olarak görüyorum ben, ne dersiniz?

Ben dilime âşığım. Önce bu, biline. Bir de ben sözlük okurum. Roman okur gibi. Webster’ın ilk baskısıyla, son baskısını yan yana koymak, inanılmaz keyiflidir. Diğer yandan da, öyle hemen şair olunmaz. Eshab-ı kehf’i bilmeyen şair olabilir mi? Yunus’un hangi şiirinin Yunus’a ait olup olmadığını sorgulamayan birisi şair olabilir mi? Ben hep bunları sordum kendime. Dikkatli bir okur olduğumu biliyorum, Hilmi Yavuz’dan öğrendim, herhangi birisine pattadanak tuhaf bir soru sorabilirim. Türkçede ilk soneyi kim yazdı, gibi. Dünyada ilk soneyi kim yazdı, gibi. Sen Kürt’sün, hep Kürtlüğe vurgu yapıyorsun, o zaman niye Türkçe yazıyorsun, gibi. (Rahmetli Cemal Süreya. Sen ki Zaza’sın. Türkçenin ustasısın. Rahmetli William Butler Yeats. Sen farklı mısın...) Velhasıl, aruzu bilir misin, gibi. Sinema sever misin, gibi. Türkçe, ehil olmayan insanların elinde türlü şekiller aldı, alıyor. Belki benim dilim de bozuk. Bunu “Bakı şeherine” gittiğimde anlamıştım. Taşkent’e gittiğimde başka şeyleri de anladım. Hele hele Almatı’ya gittiğimde, biraz düşünmem gerektiğini anladım. Türkçenin, Türk dillerinin, diğer dillerden farkı var, ortada. Çünkü mantığı farklı. Hep bunu anlatmaya çalıştım ben. Türkçenin mantığı farklı ve bizim düşüncemiz de farklı. Sözgelimi, ne kadar düşman olurlarsa olsunlar, bir Arap’la bir Yahudi’nin mantıkları aynıdır. Bizim ayrıdır. Gerektiğinde Musevi olmamız gibi (Hazar ve Karay Türkleri). Eh, yeter.

Söyleşinin başında son iki kitabınızı içerik yönüyle diğer kitaplarınızdan farklı bir yerde gördüğümü belirtmiştim. Öte taraftan biçimsel özellikleri bakımından diğer kitaplarınızdan çok da kopuk değil. Siz ilk kitabınızdan itibaren deneyci bir şair olarak göründünüz. Kısa dize yapısı, sözcük vurgulu bir söyleyiş, çok zaman seslerle oynamaya varan bir dil işçiliği… Bu son kitaplarda Türkçenin bozkırına açılmanızın bir sebebi de biçimsel arayışlarınız olabilir mi?

Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa ben yokum. (Her şeyim dedim, nasıl vurguladığıma bağlı, “ben her şeyim” anlamı da çıkar, bundan.)

‘Amtı’ farklı bir soru sormak istiyorum. Bir zamanlar Necatigil’e, Attilâ İlhan’a, Mehmet Taner’e ödül veren TDK’nın şimdiki haliyle sizin kitaplarınızı görme ihtimali var mı? Gördü de biz mi duymadık yoksa?

TDK’nın güzel bir binası vardı. Ankara’da. Durur mu acaba. İçine hiç girmedim ama. Neye şimdi on iki eylül paşalarını anlatayım. “Our boys”, Türkçeye bizim oğlanlar diye çevrilir. Benim Allah’tan başka kimseden korkum yok. Ben bu ülkede, işkenceyi tuhaf bir şekilde savunan purolu, Kanada Büyükelçiliği yapmış, ama iktidara gelememiş insanları gördüm. Gencecik yaşımda. O mu Türkçü, Türkçeyi seviyor, ben mi? Benim babam Çeçen. Türkçe yazıyorum. İsmi lazım değil, bir hanım kızımıza şunu sormuştum: Aruz biliyor musun, aruzla yazdın mı? Kürt şairi ve kadın olarak geziyor ortalarda. E, aruz yazan Kürtler de var. Buyur. Hadi yaz. Ayrıca niye Türkçe yazıyorsun. Benim şiirlerimde Çeçen sözcüğü bir sefer geçer. Çeçenlere yapılan kötülüğün, karşısında, ben insan olarak varım. Çeçen olarak değil.

Amtı, am’dan geliyor. Korkmayalım. Amdan korkulmaz. Korkulmasın. Ordan çıktık.

Vâridik, yoğidik.’in sonunda bir yerde “Dilimi,Yunus’umdan aldım.” deyip “az söz, öz söz” diye ekliyorsunuz. İki binlerden itibaren yazan şairlerde dikkat çekici bir yön var: Çok şey söylüyorlar. Dizelerin de söylediklerinin de boyu oldukça uzun. ‘Çet’ odalarında keşişlik yapıp şiirin başına oturmuşlar gibi bir duygu yaratıyor bende. Sanıyorum küçük İskender ve İzzet Yasar ekseninde gidip gelen bir şiir var şu anda. Bugünün şiirinden biraz ayrı düşen bu söz üzerine biraz konuşsak. Nedir söz azaldıkça şiir adına çoğalan?

Önce, İskender de, İzzet de şair. Dilini seven insanlar. Birbirlerini severler mi, hiç bilemem, beni hiç ilgilendirmez. Ben de şairim. Benim şair olmam, belki onları da ilgilendirmiyordur. Hepimiz cırcır böceğiysek, herkesi ilgilendirir. Bıyıklı bir insan, beni rahatsız eder. İnsan (erkek olan) denen şeyin yüzünde kıl vardır, kesersin ya da kesmezsin. Bıyık bıraktığında, iş biraz değişir. Demek ki aynaya bakıp kendine bir rol biçiyorsun. Bu bıyık dudak üstünde olabilir, dudak altında zibidi bıyığı olabilir. Fark etmez. İkisi de aynı. Ruhlarıyla barışık olmayan insanlar derim ben buna. Uzunluğu, kısalığı, hele, ayrı bir durum. Bir de yakışmıyor. Türk’e yakışmaz bıyık.

Son olarak Şiiratı’nı soralım. 2005 Bahar sayısında kaldı. Yeni sayı için çok beklemeyiz umarım.

SE- Şiiratı herkesin. Buyrun, çıkarın. Hazırladığım sayı hazırJ) Bana tahammül edebilecek bir grafiker bul, tamamdır.

Bu güzel söyleşi çok teşekkür ederiz.

Söyleşen: Ramazan Parladar

(Yeniyazı, Temmuz-Ağustos 2009, Sayı.1)

15 Kasım 2010 Pazartesi



RAMAZAN PARLADAR

SÖZCÜKLERLE AŞIRI MEŞGUL BİR ŞAİR: SEYHAN ERÖZÇELİK

Türk şiirinde kuşak meselesi çok konuşuldu, tartışıldı. Cumhuriyet dönemi boyunca gelişen Türk şiirini değerlendirmede kullanılan “on’lu sistem”in eleştirisi de çokça yapıldı. Dönemlerin, yazılan şiirin üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkilerinin olabileceği doğru ols...a da, şiiri dönem odaklı konumlandırmanın yanlışlığı büyük oranda kabul görmüş durumda.

Bu genel kabule katılarak, Türk şiirinde iki dönemin çok daha dikkatli, özenli ele alınması gerektiğini söylemek isterim. Çünkü ister sosyal-politik nedenlerle olsun, isterse buna eklenebilecek başka nedenlerle olsun, bu iki dönem Türk şiirinin çıtasını yükseltmiştir. 20, 30, 40, 60 ve 70’lerde yazmış/etkili olmuş şairler içerisinde ancak bilinen birkaç isim sayılabilirken, 1955’ten itibaren oluşmaya başlayan İkinci Yeni ve ivmesini 1980 sonrası alan, bugün “80 Kuşağı” olarak nitelendirilen şairler kuşağı içerisinde önem atfedebileceğimiz birçok ismi anabiliriz. İkinci Yeni İçerisinde; Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cemal Süreya, İlhan Berk, Oktay Rifat ve Melih Cevdet gibi çok sayıda şair, Türk şiirinin hâlâ çatısını oluşturuyor. 80’li yıllarda şiir ortamımızda etkin olanlar içerisinde ise; Orhan Alkaya, Seyhan Erözçelik, Lale Müldür, Haydar Ergülen, küçük İskender, Hüseyin Ferhad, Hüseyin Atlansoy, Sefa Kaplan, Akif Kurtuluş gibi çok sayıda nitelikli şairin adından bahsetmek mümkün. Bu iki dönem arasındaki yakınlık ya da benzerliklerden de birçok yazıda bahsedildi; ama sanırım ilk başta söylenebilecek, bu iki dönemde ürün veren şairlerin şiire olan yaklaşımları, bakış açılarıdır. Her iki dönemde de şiiri merkeze alan, onu her türden angajmandan uzakta tutmaya gayret eden bir anlayışın egemen olduğunu görürüz. Böyle bir atmosfer içerisinde yazılmış çok farklı şiirler, 60 ve 70’lerdeki tek tip şiirlerden sonra Türk şiirine yeni açılımlar yapabilmesi bakımından imkânlar yaratmıştır bence.

Şiirin biçim, söyleyiş, izlek, imgelem vs. olarak yeniden soluk aldığı bu dönemin, kuşku yok ki, en dikkat çekici adlarından biri Seyhan Erözçelik’tir.

1982’den itibaren şiir yayımlayan ve ilk kitabı “Yeis ile Tabanca”yı 1986’da çıkaran Erözçelik, Bu ilk kitabında sonraki şiir serüvenine dair küçük ipuçları da veriyor. Bu ipuçları içerisindeyse bütün bir Erözçelik şiirinin temel karakteristiklerinden biri olan biçim dikkat çekici bir halde öne çıkıyor. Bu yazının da omurgasını da oluşturacak biçim meselesi, Erözçelik şiirini bu ilk kitaptan son kitap olan Vâridik,yoğidik.’e kadar birbirine eklemleyen en güçlü bağ
gibi görünüyor.

Erözçelik şiirinde ilk dikkat çeken yön, her kitapta çokça karşımıza çıkan dize kırmalar. Dize kırma yöntemini başka birçok şair de kullanmış; fakat Erözçelik’te bu biraz daha farklı. Dize kırma yönteminde yaygın olarak gözetilen amaç; bir sözcük ya da sözcük öbeğini, öncesi ve sonrasıyla okuma/ okutma imkânını elde etmektir. Böylece anlam çoğullanmış ve kimi zaman da derinleştirilmiş olur. Fakat Erözçelik’te bu bilindik amacın ötesinde, dizeler adeta birbirine bulaştırılıyor; bir dize diğer dizeyle ne tam iç içe geçiyor ne de birbirinden büsbütün ayrık duruyor. Bu ise Erözçelik şiirini akışkan, kaygan bir şiir kılıyor. Bu biçimsel özelliğe şairin, bilhassa Kır Ağı’dan itibaren çok fazla kullandığı su, kan, cenin, gözyaşı, yağmur gibi sözcükler etki ediyor. Sözcükten iyi anlayan Erözçelik, bununla yetinmiyor tabii ki. Yine özellikle “Kır Ağı”dan itibaren zaman zaman örneklerini gördüğümüz üzre, sözcükleri öyle yerlerinden ve öyle bir biçimde büküyor ki sözcükler kırılmıyor, büküle büküle eklemsileşiyor. Burada dikkat etmemiz gereken husus, Erözçelik’in kesme işaretiyle ikiye, bazen üçe böldüğü sözcüklerde bölme işleminin hemen her zaman “y, ğ ve r” seslerinden sonra yapılmış olması. Bu seslerin fonetik özelliklerini bilenler, bu bölünmelerin sözcükleri nasıl sündürdüğünü, elastikleştirdiğini fark edeceklerdir. Erözçelik, başka işaretlerle de bölüyor sözcükleri; örneğin ünlemle, eğik çizgiyle, kısa çizgiyle; ama bu örneklerde sözcükler eğilip bükülmek yerine kırılıyor. Oradan çıkan daha keskin bir ses.

Erözçelik’in bahsettiğimiz söyleyişi elde etmek adına yaptığı bir başka şey, sözcükleri uzatmak. Bunu da iki şekilde yapıyor: Ya sözcüklerde sık sık düzeltme işareti (şapka) kullanıyor ya da sözcüklerin kimi ünlülerini birden fazla yazıyor. Bu özelliklere birçok şiirde rastlanan çocuk dili/çocuk imgesini de katarsanız Erözçelik şiirinin tematiğiyle ilgili bir sonuca ulaşabilirsiniz. Erözçelik, “oluş”un şiirini yazıyor. Sürekli or’aya gidiyor, or’dan geliyor, tekrar or’aya gidiyor: Kimi zaman ana rahmine, kimi zaman çocukluğa, kimi zaman (kim bilir belki bir “ıduk”a; ağaca, suya, göğe, gölgeye).

“Bir gün hepimiz çocuk
çoluk çomak oynıy’ca’zz.
Birinç! diye haykıran
ilk oynıy’cak” (K., s. 48)

“Su birikintisi soruyor:
Nereme düşürür aksini
kâğıt kayık? Ya ben, nereye
aksam?” (K., s. 45)

Kimi örneklerde de, bir tür yerine geçme ya da özdeşleşme var. Bu örneklerin hemen hepsinde yer değiştirilen/yerine geçilen, o olunan şeyler doğaya özgü nesneler. Bir ıduk’tan, bir ıduk’a geçer şair. Şamanın “don değiştirme”sidir bu.

“Ner’de… ağaç ner’de, babam ner’de”
“Benim suyum
Göle büründü gök diye göründü: bir vardı
Bir yok! (K. s.137)
dizeleriyle birlikte özellikle şairin son kitabı olan Vâridik, yoğidik.’te bu minvalde dizelerin çoğaldığını görürüz:
“Ben suyum” (Vy., s. 33)
“amtı göğdüm” (Vy., s. 39)
“gölgeydim” (Vy., s.56)
“Yaruk soruyor:
-Yaprak mısın,
Yaprağın gölgesi mi?
(Ağacım diyemiyorum)” (Vy.,s. 65)

Bu doğrultudaki örnekler dışında da; su, ağaç, taş, toprak, yaprak, gök, yağmur, kar, yosun, ruh gibi sözcüklerin kitapta belirgin bir ağırlığı var; yani şaman sürekli doğadadır, bir nevi doğa’dır.


Biçimin çok fazla öne çıktığı ilk kitap olan Kır Ağı’dan devam edelim. Kır Ağı’nın Aynayşe adıyla dördüncü bölümünü oluşturan şiirlerde sesin peşinden gidiliyor. Bu bölümün iki numaralı şiirinde Ayşe, ayna, eşyA, ay, ayak sözcüklerindeki “ay” sesi şiire bir ağ gibi örülmüş. Burada dikkat etmemiz gereken nokta ise son ünlüsü büyük harfle yazılmış (yani şair tarafından tersinden okunsun için dayatılmış eşyA sözcüğüyle birlikte) “ay” sesinin bütün sözcüklerin ilk hecesini oluşturması. Bu ise Yağmur Taşı ve Vâridik, yoğidik.’te şiirini ardına kadar İslam öncesi dönemin tınılarına açtığını bildiğimiz Erözçelik’in bu kitaplarına Kır Ağı’da koyduğu işaret taşlarından biri. Çünkü İslam öncesi şiirin ayırt edici özelliklerinden birini mısra başı uyakları oluşturur.
Hemen üç numaralı şiire geçtiğimizde ise İslam öncesi devrenin sonuna doğru görülen uyak’ın mısra başından mısra sonuna doğru yürüyüşünün tıkırtılarını duyarız adeta. Bu şiirde ay, ayn-aya, ayna/da, ay/da, ayşe, ayna/da, dünya-ya, ayna/da, ayn/a-ya, ayna/da, deltaya şeklinde sıralanır sözcükler ve ekler. “Dünya-ya” sözcüğü uyağın mısra sonuna kayış sürecinin başlangıcını “deltaya” sözcüğü ise sürecin tamamlanmasını imler adeta.
Sonra Erözçelik, yine bu kitabında kullandığı teg (gibi) edatıyla bahsettiğim iki kitap için bir işaret daha koyar. Eski Türkçeyle birlikte, Türkçenin diğer şive ve ağızlarına ve hatta eski Acemce, Sanskritçe, İbranice gibi arkaik dillere açılan Yağmur Taşı’nda “öd (zaman, vakit) od (ateş), sak (amin), katun (kraliçe,burada bir ırmak adı), temir (demir), köz (göz), tag (dağ), yada (eski Türklerde yağmur taşı) gibi sözcüklerin yanında “-gil, -ge” gibi ekleri kullanır. Vâridik, yoğidik.’te ise “ır (türkü), amtı (şimdi), uçmak (cennet), yaruk (ışık) gibi sözcükleri kullanmakla yetinmeyip “am” sözcüğünü Göktürk alfabesiyle (am) yazar. “An” kelimesini yazdıktan sonra ayraç içinde “genizden” hatırlatmasını yaparak Latin alfabesine katmadığımız ‘nazal n’nin gözyaşını düşürür sayfaya.
İlk kitap olan Yeis ile Tabanca’da işaretlerini gördüğümüz biçim-yoğun şiir diğer bütün kitaplarda azala çoğala devam eder. “Yeis ile Tabanca”, “Hatıralar Dükkânı” adlı anlatıya yaslanan ilginç bir şiirle açılıyor. “Tesadüflere Hürriyet! Teferruata Hürriyet-”, “Elkûl” gibi kimi şiirler de anlatıya yakın duran örnekler. Bu tür şiirlerinde Erözçelik’in, geleneksel metinlerin ve bir tür “yeni-gelenekselci” diyebileceğimiz Borges’in üslubuna yaklaştığını söylemek mümkün. Hatta, Hayal Kumpanyası’nın ilk şiiri olan “Elkûl”da “Ben şunları da söylemeden edemeyeceğim aziz okurum:” (s. 203) diye okuruna hitap eden bir geçmiş zaman muharriri vardır karşımızda. Yeis ile Tabanca’yla birlikte diyalogların kullanıldığı kimi şiirlere de rastlıyoruz. “Lunapark” şiirinde önce herkesle sonra ilk sevgiliyle söyleşiyor şair. “Müsamere” adlı ilginç şiirde, tığ ile oyuncak söyleşiyor. “Şerare” şiirinin sonunda da baba ve gelinin söyleştiğini görüyoruz. Bu türden diyaloglara Hayal Kumpanyası’ndaki bir iki şiirde daha rastlıyoruz.
Sözcüklerle aşırı meşgul bir şair Seyhan Erözçelik. Bu özelliğini yazının şimdiye kadarında anlatılanlar yeterince açıklıyor; ama şimdi onun sözcüklerle ne denli haşır neşir olduğunu gösteren bir başka nokta üzerinde duralım: Erözçelik, bir sözcüğü yazdığı zaman o sözcük hemen kardeşlerini, arkadaşlarını çağırıyor. O sözcüğün yanında, yöresinde hemen ona benzeyen haşarı sözcükler birikiyor. Hatta bazen, iki çocuk-sözcük bir araya gelip başka bir sözcük kırpıyorlar kendilerinden. Yine, en biçimci kitaplardan biri olan, Kır Ağı’dan birkaç örnek:

“Akar aksi kâğıt kayığın,
Bir yanı aksak; salınır
durur. Gölgesi çocuğun
ırmağa düşer, sorar:
Nereye aksam?” (s. 45)

“Şeyy. Babam bir menekşeyy-
di ve sakallı. Saklıydı
bir kutuda mandolin
çalardı. Hey baba! diye bağırınca;” (s. 46)

“Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen-
in olup koynuna annemin.” ( K. s. 47)

Bu örneklerin ilkinde “kâğıt” hemen “kayık”ı çağırır yanına. Bu ikisi bir araya gelince çocuk da o “kâğıt kayık”ın kaptanı olur. Bu şiirin adı ne olur peki? Sormak bile fazla, “Kâğık” olur elbet… İkinci örnekte “Şeyy” diye yazar şair. Baba dediğimiz o sakallı “şeyy” hemen “menekşeyy”e döner. Bu ara “sakallı” dedik ya, “saklı”dır bir de bir kutuda. Bu yüzden bir mandolin olarak çalmaktadır “Hey baba! diye bağırınca;”. Üçüncü örnekte “cennet”, “cenin”ini çağırmaktadır “in.”ine. Cennet ülke“sine” annenin koynundan gidilir çünkü.
Bu üç örnek üzerinden şiirin iki eski çocuğunun, “aliterasyon ve asonansçık”ın başlarını okşayıp yanaklarından makas almanın sırasıdır:

“Akar aksi kâğıt kayığın,
Bir yanı aksak; salınır
durur. Gölgesi çocuğun
ırmağa düşer, sorar:
Nereye aksam?” (s. 45)

Bu dizelerde “a-ı” sesleri ağırlıktadır. “k” sesi ise ünsüzlerin elebaşıdır.

“Şeyy. Babam bir menekşeyy-
di ve sakallı. Saklıydı
bir kutuda mandolin
çalardı. Hey baba! diye bağırınca;” (s. 46)

dizeleri çok daha ritmiktir. Ünlülerin sıralanışının yanında yerleşimi de ahenklidir. Önce “e” ve “a” sesleri vurmaya başlar. Bu arada “ş” ve “y” ünsüzleri çıkan seste bir titreşim yaratır. Bir caz davulunun zilinden çıkan ses gibi… Sonra “a” yoluna “ı” ile devam eder. Burada onlara eşlik eden ünsüzse “k”dir; yani saksafon başlamıştır artık. “u” ve “o” girerler bu ara; bir bas gitar sesiyle… Ve tekrar “a” ve “ı” sesleriyle sıkı bir final. Bu arada, uzak aralıklarla “i” sesini duyarız.
“Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen-
in olup koynuna annemin.” ( K. s. 47)

Bu dizelerde ise “e” ve “i” sesleri basmıştır şiiri. Geçtiği bütün dizelerden “n” sesini toplayıp gelmiştir cennet ülkesine. Tabi, iki “cennet” bir de “cenin” sözcüklerinin başındaki “c” eğiminin bu baskının şiddetini arttırdığını belirtmemiz gerek.
Bu son örneğe bakmaya devam edelim: Cennet ülke’yi ana rahmi yapmıştır Erözçelik “in.”i indirerek alt dizeye iki kere. “in”, rahmin en bilindik metaforu değil midir? Annenin koynu ise merhamettir. Hepimizin özlediği yerdir; “sine” ise o merhamet yuvasının başımızı koyduğumuz mihrabıdır.
Erözçelik, sözcüklere olan vurgunluğunu, yanıklığını Klasik şiirimizin “sultan-ı sühan”larına “bir merhaba, bir saygı” ifadesi olarak Kara yazılı Meşkler’de bir kez daha gösterir. Bu kitaptaki “Kar” ve “Göğ” bölümlerini oluşturan şiirler aruzla yazılmıştır. Özellikle Erözçelik’in kendi deyimiyle ulama, imale, zihaf gibi aruz hatalarının olmadığı “Kar” bölümündeki şiirler, eski söz ustalarına bir saygı ifadesi olmasının yanında günümüz birçok şairi için de bir tür meydan okuma gibi algılanabilir. İşte o şiirlerin ilki:

Kırılırmış su, gölge var çocuğun / yüzünün
yaşlarında. Kartopu var, / gözü taş.
Sözlerin kanar, kuru ot/ları bağlar.
Yeşerdi şimdi dağın / dışı, çırpındı, çırpınır
rüya, taş/laşıyor gözlerim. Sular durulur, /
bozulur kan, direnme pençeye, gon/cagülün
yok. Kırıl da, öyle kırıl. / Suyu kendinde yak,
gözün karışır, / yanağından süzüldü işte.

Yağar/dı karanlık sular, kanardı ateş.

( Şiirde dizeler bittiği yerde tamamlanmıyor. O yüzden her feilâtün/mefâilün/feilün kalıbının sonunueğik çizgiyle ( / ) ayırdım.)
Şiirin heceleri şu şekilde sıralanır:

[ . . – – / . – . – / . . – ]
(feilâtün/mefâilün/feilün)

Yazıyı şöyle bitirelim: Son iki kitap olan Yağmur Taşı ve Varidik, yoğidik’te sözü azalttıkça azaltıyor Erözçelik. Suyun içine konmuş taşlara basa basa karşıya geçiyor gibi,tek tek sözcüklere basarak ilerliyorsunuz şiirlerde. Yüzyıllar önce,
“Sözi az söyle, ağır söyle Nedîmâ ki sühan
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek.” diyen Nedime bu yüzyıldan, “Az söz,öz söz.Anlayanlara,…” (Vy.,s 81) diye aksiseda oluyor.

(Yeniyazı, Temmuz- Ağustos 2009, Sayı:1)

RAMAZAN PARLADAR


HÂL

işte budur yalnızlığı akşamın

bir okun ceylanı sevmesi

ne yapacağını bilmemesi

gibi sonradan ama yalnız

bir büyümedir akşam


(Ekin Sanat, Temmuz 2010, Sayı:53)

11 Eylül 2010 Cumartesi

Ramazan Parladar

Geleceğe Dair Anekdotlar

İkinci Anekdot: Sinematografik

İ.C. Akimi’ye


karatabanlı, terliklerinden sızan kanla yaşıyor

arabesk biraz ve kolalı saçlarında

sondan okunan reklamların psikodinamiğini yokluyor

nihayetinde bir hazır sara nöbeti

sermayeden yiyen papazlar cennetinde


taram çengi getirin bana çengi

yedi renk tırnakları olsun sarı, mor, gri…

taram taram terlikleri olsun


elleri saçlarında sonra da

giyinik ya da çok başka giyinerek

ve gözlerinde izler var

dokunarak öğrenmiştir, öyle biliyor


vizigotlar, ostrogotlar, sol ayaklarıyla

üşüyen bir takım terliksi –fen bilgisi

derslerinden biliyorum- homurtulu

yabanarıları bir de

hepsini incile sığdıran keşişin

saçlarında okumuştum

taram

okumuştum


diyor ve sürünerek ardından gittiği

adamdan korkarak arabesk biraz

ve kolalı saçlarında fesleğen gizli

gibi alelade görünerek deliriyor


çam kokulu ormanlar, terliksiler,

terliklerimden sızan kan,

elton john’un son klibi,

hala kibar fahişeler, çenginin yedi renk

boyalı tırnakları…

koro tamam! şimdi bulutları uyandırmaya

geldi sıra, aşağıda, bir sahnede

ve sadece hayvanat bahçesinde

görebileceğiniz kadar kameraların olduğu

bir filme tanık olacaksınız

taram

hem de başrolünü sizin oynadığınız


diyordu son kez saçlarını tarayıp

gittiği kahvehanenin lavanta kokulu tuvaletinde


uzun olsun bu defa siparişler taram

gece uykusuz kaldığım gibi taram

taram taram taram

beni nasıl buldunuz

taram taram


tanımıyor artık terliklerinden sızan kanı


o ben değilim ki

ben sarhoştum ve geminin içindeki

şaraplardan haberim yoktu

bir keşiş geldi

ve bana vizigotları, ostrogotları

sol ayaklarıyla üşüyen bir takım

terliksiyi –fen bilgisi derslerinden biliyormuş-

ve yabanarılarını bir de okudu incilden


deyip uyudu


taram taram taram

ben uyumuyorum

bakın gözlerime göreceksiniz

o zaman ne kadar ürkek olduğumu

o zaman o zaman

okuyabilirsiniz incilin herhangi bir sayfasından

o zaman seçilebilirim, ohh my god!

taram taram


hâlâ uyuyor

sondan okunan reklamların psikodinamiğine

tutunarak en son bir afişte

görmüştüm terliklerinden sızan kanı

ve akrostişti biraz – karamsarlıktan-

aposteriori gidiliyordu caddelerden dükkanlara



(Karayazı, Mart-Nisan 2010, Sayı:10)